21 Ocak 2019 Pazartesi

Deprem Üzerine

Yaklaşık bir saat öncesinde apartmanın giriş katından dışarı çıkarken hafifçe başımın döndüğünü ve sağa sola yalpaladığımı hissettim. Benden başka anormalliği hisseden oldu mu acaba diye yanımdaki insanlara baktım, herkes gayet normal görünüyordu. Hiç birşey söylemeden yoluma devam ettim.
Korktuğum, olmasından tedirginlik duyduğum şey depremin ta kendisiydi.Seneler önce Erzincan depremini bir hikaye gibi yaşayanlardan dinledikten sonra, nasıl bir şey olacağı hakkında ufak da olsa bir fikrim olmuştu. Lakin ´el elin eşeğini türkü çığırarak arar´ diye öyle güzel bir laf etmiş ki atalarımız, ya da ´ ateş düştüğü yeri yakar ´ atasözüyle öyle derin bir ifadede bulunmuşlar ki, gündemimizde olmayan, yaşamadığımız bir acıyı çok az hissedeceğimize dair en güzel sözleri onlar ifade etmişler.
Vaktiyle bir gece yarısı gözlerimi gürültü ile açtım. Sol elimi yatağın boş kalan sol tarafına koyarak şehadet getirmeye başladım. ´Eşhedu en la ilahe illallah, Ve Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu…’’ ´
İşittiğim ses, ´ Haydi! Dışarı çıkıyoruz ! dedi. ´ Uyku ve korkunun birbirine karıştığı bir sersemlikle birlikte koşa, koşa dışarı çıktım. Hiçbir şey düşünmeden, ne olduğunu anlamadan, yalınayak, üzerime hiçbir şey almadan.. Sadece bana söylenen sözü dinleyerek dışarı atmıştım kendimi…
Dışarıda gecenin zifiri karanlığında gözlerimi açtığımda bir şeylerin ters gittiğini, büyük bir deprem yaşadığımızı, elektriklerin kesik olduğunu ve o zamanlarda henüz üç aylık olan bebeğimin kucağımda olmadığını anlamam uzun sürmedi.
Evden dışarı adeta kaçarken varlığını tamamen unuttuğum bebeğimin babasının kucağında başı aşağı bir halde duruyor olduğunu görüp rahatlamam saniyelerden bir saliseydi…
Apartman halkı da teker, teker dışarıya çıkınca herkesin birbirine hayret içerisinde bakışları, ne yaşadıklarını henüz anlamayışları, etrafta neler olup bittiğine bir anlam veremeyişleri sağa sola amaçsızca gidip gelmeleri ve ne olduğunu anlama hususunda birbirlerinden yardım istemeleriyle başladı çırpınışlarımız…
Ayaklarımızın ve üzerlerimizin çıplak olduğunu çok sonraları farkedecektik… Aracımıza girip radyoyu açtığımızda ´ İstanbul depreme teslim oldu ´ anonsu hala kulaklarımdadır.
Evet, son derece şiddetli bir deprem olmuştu. Yalova’nın merkezinde bir yerlerde, yalnızca yıldızların parladığı zifiri karanlık bir gecede deprem olduğunu ancak idrak edebilmiştik. Sağa sola gidip gelen insanlar yakınlarda birkaç apartmanın yıkıldığını söylediklerinde nihayet işin ehemmiyetini kavramış ve aklımıza yakınlarımızın emniyette olup olmadıkları gelmişti.
´Ablam´ dedim, tepede olan evleri acaba yerinde duruyor muyd,.. Oralarda toprak kaymaları olabiliyordu, acaba hayattalar mıydı?. Ya alzahimer olan annanem nasıl ve ne şekildeydi,.. Evden çıkabilmiş miydi, birileri onu dışarı çıkarabilmiş miydi?. Annem, babam emindim ki iyilerdi. Evleri yeni, 11 şiddetin deli depreme bile dayanacak kadar kuvvetli diye satılmıştı onlara.
Gitmeliydim. Duramazdım, yakınlarımın ne halde olduklarını bilmeden rahat edemezdim. Arabamıza atlayıp yola çıkmıştık nihayetinde. Allah’tan Yalova küçük şehirdi, bir yerden bir yere gitmek fazla zamanımızı almazdı. En azından biz öyle zannediyorduk.
İnsanlar sokaklara dökülmüş, kendilerini unutmuş, yakınlarının peşine düşmüştü. Gün ışımaya başlamış, işin boyutu daha bir ortaya çıkmıştı. Yolları depremde yıkılan binalar kapatmış, bir çok yol geçit vermiyor, geri döndürüyordu bizleri… Elbette bir çıkış yolu olacaktır diyerek başka yollara, oradan başka yollara girerek şehir merkezine varmamız bir hayli zaman almıştı.
Yolda insanlar bize camları açmamızı salık veriyor, bir daha deprem olur ise en azından camlardan zarar germememizi söylüyorlardı. Yanan bir binadan dolayı şehrin diğer tarafına, tüm ailemin olduğu bölgeye geçemiyorduk. Yerimizde de duramıyorduk. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Çaresiz, teslim olmuş ve Rabbimize sığınmış bize bir çıkış yolu göstermesi için dua ediyorduk.
Daha fazla arabayı ilerletemeyeceğimizi anlayınca arabadan inip yaya olarak yola devam etme kararı almıştık. Az ileride annanemi ve yengemi görmüştüm, şükürler olsun onlara bir şey olmamıştı. Sarılıp ağlaştık, annemlerden haber alıp alamadığını sordum. Bir şey demedi. Eşimin kulağına o bölgenin yerle bir olduğunu, beni götürmemesi gerektiğini söylediğini çok sonra öğrenecektim…
Zaman gelir, kabınıza sığmazsınız. Kendinizi çok güçlü hissedersiniz. Yaptığınız, yapageldiğiniz şeylerin kendi gücünüzün eseri olduğunu düşünür, kenidinizle gurur duyarsınız.
Ve zaman gelir, yaptığınız şeylerde sizin hiçbir fonksiyonunuz olmadığını anlarsınız. Aczinizi hissedersiniz. Kulluğunuzu kabul eder, mutlak otorite karşısında ne kadar ´yok´ olduğunuzu anlarsınız.
Depremi yaşadığımız gece de adeta bir hiç olduğumuzu başımıza vura vura tekrar hatırladığımız bir gece oldu bizler için..
Canın kadar sevdiğin ve hatta canından çok sevdiğin insanların hayatından endişe etmek.. Ne durumda olduklarını bilememek, herşeyi Rabbin kaza ve kaderine tekrar bırakmak.
Yollar geçit vermiyor, anamı-babamı kardeşlerimi görmeye gidemiyordum. Kucağımda üç aylık bebeğim, çıplak ayak oradan oraya koşturan yüzlerce insandan biriydim.
Nihayetinde eşimi, anne-babamı görmesi ve bizleri buluşturması için yollayabilmiştim. Ve yapabildiğim şey sadece ve sadece beklemekti. Ve bu bekleyiş ne kadar zor birşeydi. Saniyeler dakikalar içinde çoğalıyor, dakikalar saatler içinde adeta bereketleniyor, vakit bir türlü geçmek bilmiyordu.
Şehrin tam merkezinde gün ışımış, bazı gıda malzemesi satan dükkanlar hafiften yağmalanmaya başlamıştı. Çocuklar vardı aramızda ve acıkmaya başlamışlardı. O anın şartlarında yadırgadığım ve fakat böylesi bir felakette bunun kaçınılmaz olduğunu düşündüğüm bu yağmalayışın her ne olursa olsun yapılmaması gerektiğini, senelersonra çok daha büyük bir deprem felaketine uğramalarına rağmen kendilerinin olmayan hiçbir şeye el atmayan Japonlardan öğrenicektim.
Depremi bizlerden çok daha şiddetli şekilde yaşayan Japonya´da depremden sonraki zamanlardan birinde elektrik kesintisinin insanlar markette alışveriş halindeyken kendilerini yakalaması üzerine Japonların hiçbirşey olmamış gibi ellerindeki ürünleri marketin reyonlarına bırakarak sessizce marketten çıktıklarını duymak beni hayretler içerisinde bıraktmıştı.
Sürü psikolojisi dedikleri şeyin insanların en çok çaresizlik anında ne yapacaklarını bilmeyişleri ve başkalarını taklit etmeleriyle oluşan bir durum olduğunu ve esas erdemin ne yapacağını bilmediği bir anda doğru şeyi yapabilme kabiliyeti olduğunu farkettim.
Beklemek uçsuz bucaksız bir dert gibi, beklemek zindan..
Her bekleyiş bir düğüm boğazımda, bir urgan..
Haber bekliyorum, nasıl, ne şekilde gelicek, ya da gelemeyecek olan ailemden..
Ve uzunca bir müddet sonra beklediklerim, anne-babam uzaktan gözüküyor.. Yanıma geliyorlar. Çaresiz bakışlar içinde kucaklaşıyor, ağlıyor, ağlıyoruz.
Onbir şiddetinde depreme dayanıklı diye birkaç yıl önce aldıkları evin depremin o başdöndürücü sesi ile nasıl çatırdayıp alt katların nasıl hemzemin olduğunu dinliyorum.
Babacığımın düşen dolapları, devrilen eşyaları görünce çaresizce nasıl annemi korumaya çalıştığını, kırılan cam sesleri, yıkılan duvarlar, çığlıklar ve birden sessizleşen bedenler karşısında ne yapacaklarını bilemediklerini ..
Deprem bittikten sonra anneciğimin dakikalarca karanlıkta başötüsünü aradığını, kardeşimin yanlarına geldiğini ve çıkmak için kapıyı açmaya çalıştıklarında kapının sıkışmış olduğunu, çıkabilmek için epeyce mücadele ettiklerini..
Sonra kapıyı bir şekilde açtıklarını ve alt kattan direk dışarı çıktıklarını, alttaki üç katın yıkıldığını, yıkıkların arasından insan sesleri duyulduğunu, ne yapacaklarını bilemediklerini..
Tamamıyla bir şok anı. Ne yapacağını bilememek hissi, neler olduğunu anlayamamak, aklın akilliğini yitirişi adeta. Sonra gerçeklerin bir tokat gibi vurması insanın yüzüne. Kendilerine geldiklerinde yavrularının, yani bizim peşimize düşmeleri..
Şükürler olsun, biz kucaklaştık kucaklaşmasına da..
Bekar evim, güzel geniş salonlu dillere destan mesa siteleri, onlarca kişinin mezarı oldu. Seke seke, küçük eteğini bir o yana, bir bu yana savuran o tatlı kız.. On parmağında on marifet, kahkahası hepimizi şenlendiren sevgili Gülşen teyzem.. Kendisinden yabancı dil öğrendiğim, güler yüzüyle yüreklerimizi ısıtan sevgili Betül Hocam, üç tatlı çocuğu, eşi.. Hepsi o sitelerin altında belki ne olduğunu anlayamadan belki de saatler sonra kimbilir.. Ayrıldılar aramızdan..
Enkazdan sağ çıkan komşularımız da oldu tabi. Enkazda kaldığı saatlerde komşu kızının ağlayışını duyduğunu, annesinin ağlama yavrum dediğini söyleyen komşumuzun sözleri yüreklerimizi acıttı.
Sonraki günler malum…
Siren sesi, helikopter sesi.. ´Sesimi duyan varmı´ sesi.. Ağlama sesi.. Hepsi birbirine karıştı. Ölü kokusu sindi şehrin tepesine. Ölü kokmasın diye şehir bol bol kireç kokturuldu. Şehir ağladı. Şehir zindanlaştı. Yine ateş düştüğü yeri yaktı ve yanan yüreklerin sayısı malesef ki şehrin çoğunluğunu oluşturmaktaydı.
Başımızın üzerindeki dam artık kabustu bizim için. Günlerce evlerimize giremedik, yuvamız, evimiz, kapımız penceremiz artık düşmanımızdı. Arabalarda, çadırlarda, yıldızların altında günler, geceler geçirdik.
Ve sonra büyüdüğümüz şehirden, ölü kokan şehirden, feryat figan koparan Yalova´dan bir süreliğine uzaklaştık. Yollarda cenaze arabaları, tabutlar arkadaşlık etti bize..
Aradan yıllar geçti.
Unuttuk.
Elbette yine korkuyoruz depremden, aynı şeyleri tekrar yaşamaktan. Ama artık aklımıza daha az aralıklarla geliyor deprem. Unutmanın da yerine göre, verilmiş nimetlerin büyüklerinden olduğunu idrak ettik. Yoksa bu çatı altına, bu yuva mı yoksa mezar mı olduğunu uzun süre düşündüğümüz evlerimizin içine bir daha girebilir miydik..
Bu acıları bizler dhil kimseye tekrar yaşatmaması için Rabbime dua ediyorum. Ölümün de yaşam kadar normal olduğunu, ecelin bizi her nerede olursak olalım bulacağını da biliyorum. 17 Ağustos gecesi hayatını yitiren insanların üzerine olsun Rabbimin rahmeti. Ve Rahmetiyle kuşatsın tüm ölmüşlerimizi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder