21 Ocak 2019 Pazartesi

Alışkanlığıma...



Bir can daha

Kirdi kafesini, uctu sonsuza..

Bir daha hic geri donmemecesine..

Belki hic dusunmedi geride kalanlari

Kimin gozu yasli..

Kim, kime, neden aliskindi..

ALISKANLIKLAR….

Oldurur insani zamanla.

Insan sukuta bile alisabilir!

Insan bu, nelere alismaz ki!

Iste ben de oyle alismistim

Onun sususuna, konusmayisina

O yoktu ama

Olmayani bile incitmekten korkardim iste..

“Ya isiktan rahatsiz olursa?

Ya sesten uykusu kacarsa?”

Mahur bakislari islerdi icime

Kim derdi ki

O benim icin sadece bir candi

O; besledigim, O buyuttugum..

Nefes aldigim zamana sahit..

Gozyaslarima uzulen…

Sevincimi paylastigim…

Onu tarif edemem!

O; en tuhaf aliskanligim..

Gitti iste.

Haber bile vermedi

Seni seviyorum bile demedi

Hoscakal hic demedi

Gitti ve ardinda kocaman

Kendine alismis bir can birakti

Oysa benim sefkatim yeterdi ona

Belki ufacik sevincimi

En dogal halimle paylastigim

Ufacik bir nokta !

Simdi bakiyorum bos yerine..

Bos besik, bos yatak, bos kafes..

Ha bebek, ha adam, ha kus !

Ne farkeder ki !

Alismisim bir kere sicakligina…



2001

Sen Hiç Büyüme Çocuk

Arinmis isteklerle,
Ruyanda meleklerle
Sen hic buyume cocuk !

Besikmidir, saray mi
Ucuzmu, pahalimi?
Senin hic umrundami?
Sen hic buyume cocuk!

Gulleri dikensiz bil
Sevgiyi yalansiz bil
Anneni kusursuz bil !
Sen hic buyume cocuk!

Yasamak icin bebek..
Alinteri ve emek..
Menfaat ne ne gerek!
Sen hic buyume cocuk!

Keder nedir, sevinc ne
Soguk nedir, sicak ne
Dunya hani kac hane ?
Sen hic buyume cocuk!

Kotu gun gormeyesin
Haram mal yemeseyin
Dusene gulmeyesin
Sen hic buyume cocuk!

Sevincin sevincimdir
Iffetin iffetimdir
Duasal temennimdir..
Sen hic buyume cocuk.. !

2002

Uyusam...

Gittikce agirlasan basimi koysam
Kus tuyunden bir yastigin ortasina..
Misil misil, saatlerce uyusam !
Kendimi birakip peri kizina..
Kiyamete kadar sessiz ve derin,
Horul horul, misil misil uyusam
Ne korku, ne keder, ne huzun duysam
Sadece ruyamin verdigi sukun,
Ve icimde bir nese, uykuya doysam !
Uyusam saatlerce, misil misil uyusam.
Kimse uyandirmasa su bedenimi
Hayatimin en keyifli deminde
Cok mesrur buluyorum kendimi
Bu pek tenha ve karanlik zeminde.

Bir Umut...

 Bana gore Arabistan’da olmanin en keyif veren yanlarindan biri de her daim yaz mevsimi  olmasidir. Isinma derdi, yerini sogutma derdine birakmistir, ve bu dert isinma derdinden cok daha az kulfetlidir. Her odaya bir klima takmakla hallolur.
 Turkiye’de oldugum zamanlarda kis aylarini pek sevmezdim. Havanin kapali olusu tum yasam enerjimi alirdi sanki. Disari cikamaz, yagmurda islanmayi sevmez, camuru , tozu topragi sevmezdim. Ilkbahar ve yaz benim en sevdigim ay donemleriydi.
 Simdi her daim yazi yasiyor olsam da, burada da ara ara hava kapaniyor, once bir ruzgar esmeye basliyor. Hava guzel, esiyor diye camlari aralayacak olanlar, kisa bir sure sonra yanildiklarini anliyorlar. Esen kuvvetli hava coldeki kumlari sehire tasiyip, tum cam ve klima araliklarindan kumu evin icine sokuyor. Siz cole gitmeseniz de col size geliveriyor adeta. Evin icinde olmaniza ragmen, sanki nefes alamiyor, boguluyor gibi oluyorsunuz. Evin icine dolan kumun temizligi  de cabasi..
  Bugun Cidde firtinali, karisik, tozlu, berrak degil.
  Tipki bizim icimiz, yureklerimiz gibi.
 Dun oradan buradan biraz fazlaca para temin edip Ali Bey’i gormeye gittik uc arkadas. Aklimiz Ali Bey’de kalmisti, vicdanimiz rahatsizdi.
 Evine vardigimizda yatiyordu, bizi gorunce dogruldu. Hep birlikte oturduk. Sagligindan sihhatinden sorduk, yanitladi. Cok sukur ki, gorunusu tahlilleri kadar kotu degildi, hatta umdugumdan  daha iyi bulmustum. Bu sevindiriciydi bizim icin. Gorunusu cok kotu olmasa da, iyi olmayan tahlilleri, bize gorunuse aldanmamamiz gerektigi hatirlatiyordu.
   Korkularimizi dile getirdik. Baslangic icin para temin etmek zor degildi. Ama Ali Bey’in derdi bir degildi ki.  Bir ameliyata baslansa, ustu ustune ameliyat olmak zorundaydi. Ama bizlerin de bu kadar bir meblagi temin etmeye ne gucu, ne de bir guvencesi vardi. Iste bu yuzden Ali Bey’e guvence de veremiyorduk, arkandayiz, iyi olacaksin, tum ameliyatlarini yaptiracagiz, uzulme ! diyemiyorduk.
 Turkiye’ye gidip ailesinin yaninda ameliyat olmasini onerdigimizde, bize oksuz oldugunu, Turkiye’de kimi kimsesi olmadigini soyledi. Bu cevap bize dusen sorumlulugu bir kat daha arttirmisti.
Bir ara mutfakta esine getirdigim parayi almasini rica ettim cekingenlikle. Aglamaya basladi. Belli ki ilk defa boyle birinden para aliyordu, aliskin degildi. Birilerinden birseyler almak ne kadar zordu !
 Ali Bey ile gorusmemizi bitirip  evinden ciktik. Sigortasi henuz yapilmamisti. Ama Sark Poliklinigi bashekimin dedigine gore zaten sigortasi bu ameliyatlari karsilamayacakti. Burada sigorta sirketleri anlasmayi bastan yapiyor, sayet sigortalanan kisi kendilerini yuksek mali yukumluluk altina sokacaksa sigorta yapmiyor, yapsa dahi ameliyatlari en az bir sene karsilamiyordu.
 Bu durumda guvendigimiz daglara da kar yagmisti. Sigortayi beklemek son derece anlamsizdi.  Ali Bey’in hayati tehlikesi vardi. Dr Huseyin Bey hastanin evde olduguna zaten son derece sasirmisti. Biran once birseyler yapmak gerekiyordu. Birseyler yapmanin birinci kurali, acil para bulmakti. En azindan Ali Bey’in  vucudundaki suyu bosaltarak hayati tehlikesini atlatmasina yardimci olacak ilk ameliyat parasini..
 Aksam dort arkadas, dordumuzun elinde de telefon, herkes bir yerleri ariyor, Ali Bey’in bu durumundan esi dostu haberdar ediyorduk. Ama kimine ulasamadik, kimi musait degildi.. Yani nasibi olmayan, nasibi kapali olan kisilere ulasilamiyordu.
 Gece eve dondugumde telefon caldi. Bir arkadas, tanidigi birilerinden para bulmustu, parayi almaya gidiyordu. Tum bunlari anlatmaya basladiginda agladigini farkettim. Bir an, Ali Bey’e birseymi oldu yoksa, diye dusundum. Sonrasinda bunun sevinc gozyaslari oldugunu anladim. Gecenin onbirinde nasipli kisi, cennetten bir kosk aliyordu adeta. Gecenin bu saatinde hepimizi aglatmisti, agliyorduk cunku bu haber  bunca umitsizlikten sonra bir ilac gibi surulmustu kalplerimize.
  Ya Nasip ! diye cikilan yolda, iki nasipli vardi. Biri Ali Bey’di. Bir hafta once herseyden habersiz agrilari ile isine gidip gelen uc cocuklu bir baba iken, bir hafta sonrasinda tum dunyasi degismis, yoksullugun ve gurbetin inanilmaz acisi bir bicak gibi batmisti kalbine. Ama elbette gecenin kor karanliginda karincalari bile goren ve riziklandiran Rabbim Ali Bey’i hic unuturmuydu.. Insallah ona iyilesmeyi nasib edecekti. Bir diger nasipli ise, parayi veren kisi idi. “Sizden kim Allah’a borc vermek ister ” sozunun muhatabi olma serefini elde etmis, Allaha guzel bir borc vermis, bu erdemli hareketi ile hepimizi duygulandirmisti.
  Alemlerin Rabbi olan Allah, sadece insanlarin rabbi degildi ki.. Calisip kazancini temin etmek sirf insanlara mahsus.. Halbuki Allahin calismadan da, oturdugu yerden riziklandirdigi ne canlilari var.. O oyle bir Rab ki, onun mukemmelligini anlamak icin, yeryuzunu incelemek bile yeter insana..
 Bugun, Ali Bey hastaneye yatirildi. Ilk islem olarak vucudundaki fazlalik su temizlendi. Sonrasinda mesanedeki ur alinip, patolojiye gonderilecek. Ve ardindan bobrek ameliyati..
 Bekliyoruz. Tipki evindeki esi ve uc guzel yavrusu gibi, biz de bekliyoruz.
 Rabbim acil sifalar versin kendisine. Cocuklarina bagislasin, Amin..

Of Ki Ne Of

Bana bende demen ! Bende degilem… :(
 Bir onceki yazimda bahsi gecen aile icin biran once  harekete gecip, Saturk Kadinlar Kolu olarak birseyler yapmak istedik. Bunun uzerine  Cidde’de bulunan, egitimini Turkiye’de tamamlamis, fakat aslen Arap olan doktorlarin acmis olduklari Sark Poliklinigi ile fiyatta yari yariya anlasip, bahsi gecen hasta beyefendiyi bu poliklinige yonlendirdik.
 Ama malesef ki rahatsiz olan Ali Bey’in durumu hic ic acici degil. Tetkikler ve tahliller sonucunda hasta Ali Bey’in mesanesinde idrar yollarini tikayan bir ur saptanmis. Adam buyuk olasilikla kansermis. Daha da fenasi, Ali Bey’in bobrekleri de calismiyormus. Vucudunda biriken siviyi istifra ederek vucudundan atiyormus. Doktorun verdigi bilgiye gore, hasta cok vahim durumda, hayati tehlikesi var.
  Sark Polikliniginin bas hekimi Huseyin Bey; hastanin hemen ciddi buyuk bir hastaneye sevk edilmesini soyledi. Bunun uzerine hasta Ali Bey, buyuk Zahra hastanesine gitti. Gitti gitmesine ama adamcagizi sigortasi olmadigi icin hastaneye almamislar.
 Ali Bey’in cok acil olarak bobreklerinin delinmesi, ve vucut sivisinin disari atilmasi gerekiyormus. Sonrasinda bobreklerin normal hale getirilmesi, sonra da mesanesindeki urun alinmasi. Ve ardindan kanser tedavisi.
 Sirf bu operasyonlar icin  30 bin Sar (12 milyar ) gerekmekte.
 Burada isci olarak ikamet edenlerin sigortasinin  yapilmasi zorunlu. Ve bu iscilerin sigortasini ona kefil oup Arabistana gelmesine vesile olan kisi yapmak zorunda. Tum bunlardan sonra hasta Ali Bey’in kefiline ulasip gerekli sigortayi yaptirmasini istedik, ama araya burada haftasonu olan cuma gunu girdi.
 Ali Bey ise, onca hayati tehlikesine ragmen evine donmek zorunda kaldi. Yarin kefili sigortasinin cikmasi icin elinden geleni yapacakmis. Insallah hersey icin cok gec olmaz.
 O kadar uzgunum ki  adamcagizin hastalik haberlerini aldigimdan beri, bir turlu karisi, cocuklari aklimdan cikmiyor. Gurbette olmak zor elbet, ama gurbette fakir olmak, gurbette sahipsiz olmak, gurbette hasta olmak  cok daha zor !
 Artik Ali Bey’in evini, esyalarini hic onemsemiyorum. Insan hasta olduktan sonra, iyi ya da kotu bir evde oturmasinin, gelecek ile ilgili hayaller kurmasinin da hic bir anlami yok. Doktora vericek parasi olmadigi icin, hem de evinin nafakasindan kesmemek icin hayati tehlikeye giren insanlar yasadigini bu sehirde, teessurle biliyorum artik.
 Nicin daha once haberimiz olmadi bu hanimdan, esinden diye cok hayiflaniyorum. Ama bunun yani sira, biliyorum ki, bizi o hasta ziyaretine yollayan ve tum bu olaylari corap sokugu gibi bizlere yasatan Rabb’im, bizleri vesile kilip o beyefendiyi 3 cocuguna bagislayacak.
 Tamamiyle rastlanti dedigimiz bir hasta ziyaretinde, bir adamin sifasi biz 3 kisinin insiyatifinde gozukse de o an icin, bizleri oraya yonlendiren muhtesem bir kudret var.
 Ey kudreti bol Rabbim, ne olur Ali Bey’e acil sifalar ver. Onu karisina ve 3 aslan yavrusuna bagisla, onlarin yuzlerini guldur, ne olur Allahim… !
 Lutfen bu yaziyi okuyanlar da Ali Bey’den dualarini esirgemesinler..

Eksiklik

Son zamanlarda sikca kullandigim bir cumle vardi. Biraz hirs ile, biraz da eglence olsun diye, icerigi dusunulmeden sorumsuzca kullandigim cumle ;
 ”Benim neyim eksik ! “
Iste bugun, bu aksam bu cumleyi ayaklarimin altina aliyorum.
Tum bunlari bana dusunduren hanim ile bu aksam tanistim. Hem de hic hesapta yokken, bir hasta ziyaretinde.  Komsusu onu yanimiza cagirmis, hanim da cikagelmisti. Gencti, guzel denilebilinecek yapidaydi. Her zaman ozendigim, olmak istedigim kadar zayifti. Hayir, ben de kilolu degildim ama her zaman kendime bir dert arayip bulmuslugum var iken, bir de bu arzulara cop  gibi, incecik olmayi da eklemistim.. Eee, ne diyordum son zamanlarda, arzular selale. Arzulari olmali ki insanin, yasama sevinci olsun, degilmi.. Ne kadar da utanc verici bir cumle !
 Bahsi gecen genc ve guzel hanim, kucaginda tosun gibi oglu ve yanindaki kucuk kizi ile biraz mahcup, biraz da cekingendi. Kaportaci olan, is buldugu gunlerde calisan, is bulamadigi zamanlari ise evde geciren bir esi vardi. Ustelik karnina rutin olarak agri, sanci giren esi, hastaliginin bile ne oldugunu bilmedigi halde, doktora gitmiyordu. Doktora gidecek parayi bulamiyor, gittigi gun calisamayacagi ve evini gecindiremeyecegi icin de surekli ihmal ediyordu tedavi olmayi. Hanimin da ayaginda kapanmak bilmeyen yaralari vardi. Kendisi de tedavi olamiyordu.
 Tum bunlari anlatirken yer yer utandi, gozlerini kacirdi. Mutebessim olmaya gayret gosterdi. Kendisi ve esi icin doktor ayarlayabilecegimizi soyledik, kesin birsey soyleyemiyor, vaadedemiyorduk, cunku bizim de ucretsiz muayene ettirme imkani bulacagimiz kesin degildi.
 Komsusundan cikip kendisine gecicegimizi soyleyince bize farkettirmek istemese de biraz panikledi. On dakika sonra bizi evine buyur etti.
 Evine gidip salonuna oturunca, iste o an hoykure hoykure aglamak istedim. Evini anlatmak istemiyorum, cunku nasil anlatacagimi bilmiyorum. Sadece o tosun gibi kirmizi yanakli ve sevimli oglanin o kokmus haliflekslerde nasil emekledigini ve nasil herseyden habersiz, mutlu oldugunu soylesem yeterli olur sanirim.
 Bes sene once Arabistana gelen, bes senedir hic ulkesine, yasadigi sehir Kayseri’ye gitmeyen bu mahcup hanim, hayal degildi. Iste orada oturuyordu. Benim kadar kadin, benim kadar anne, benim kadar insandi. Ve benden hicbir seyi eksik degildi. Gencecikti, guzeldi. Herseye ragmen yine de mutebessimdi. Yuzumdeki buruklugu belli etmemeye calissam da, bu genc kardesimden, yasadigi sartlardan etkilenmemek ne mumkundu..
 Hayata, dunyaya dair ettigim dirdirlari dusundum. Salondaki henuz eskimemis ama mobilyalarima rengi uymadigi icin degistirmek istedigim haliyi dusundum sonra. Ve cok istedigim cep telefonunu, ne kadar uzun bir sure istedikten sonra elde ettigimi dusundum.. Ve uzun suredir istedigim seyin aslinda ne kadar basit birsey oldugunu..  Ve inanin bana,  cep telefonum o hanimin yaninda caldiginda onu cikarmaya utandim. Onlar bu durumdayken, boyle bir telefonum oldugu icin vicdanim sizladi..
 Benim, bizim o hanimdan neyimiz eksik biliyormusunuz..
 Sukrumuz eksik. Elimizde olan nimetleri bir kenara birakalim, vucudumuz, sagligimiz sihhatimiz icin bile sukrumuzu malesef eda edememisiz. Amacimiz eksik. Bir elimiz yagda, bir elimiz balda yasarken, yiyecek ekmek bile bulamayan kardeslerimizin sikintilarina ilac olmayi hedeflememisiz. Bir tutam vicdanimiz var, acilari gorunce az biraz sizliyor. O vicdani da icimizden sen eksik etme Ya Rab !
 Halbuki Allahin uzerimizdeki nimetlerini saymakla bitiremeyiz, hepimiz bunu biliyoruz.
 Bol sukurlu bir hayat diliyorum basta kendime, ve sizlere.. Tipki seneler once izledigim ve unutamadigim kanserli minik yavrunun dedigi gibi, Mutluluk, agrisiz ve sancisiz nefes alip verebilmektir aslinda..
 Sukredenlere, hakki ve sabri tavsiye edenlere selam olsun ..

Omur dedigin bir kusluk vakti

Giden olmak mi, yoksa kalan olmak mi zor ? dedim anneme..
Bilmem, hic dusunmedim, ikisi de zor sanirim . dedi.
Bence giden olmak zor, dedim. Kalan kendi duzenini korur, ama giden icin yasadigi hersey degisecektir.
Bugun tum bu soylediklerimi yalanliyorum. Hem giden olmak, hem de kalan olmak cok zor.
Tam bir ay once Cidde’deki evime tesrif eden anne ve babacigimi dun aksam tekrar Turkiye’ye yolcu ettim. Gelicekler olmalari beni sevindiriyor ve heyecanlandiriyordu. Annecigim gectigimiz sene kardesimle birlikte gelmisti, fakat babam ilk defa gelicekti.
Bir ay once onlari karsilamaya, almaya Medineye gidisimiz daha dun gibi. Gunler gunleri nasil kovaladi bilinmez, sevgili annecigim ve babacigim bir aylarini doldurup gittiler bile.
Simdi evin her yerinde onlari  animsiyorum. Banyoda dis fircasi annemin, kapinin arkasinda asili babamin gomlegi unutulmus . Annecigimin son yikadigi bulasiklari yerlerine yerlestiriyorum. Seneye giyeriz diye biraktiklari bir kac parca kiyafetten daha degerlisi yok simdi bana. Halbuki  koyacak yer yok diye binbir naz niyaz ile kabul etmistim o esyalari.  Battaniye ise hala babam kokuyor.
Ruya gibi gecti bir ay. Dun bavullari yukleyip havaalaninin yolunu tutmusken, bir ayin cok guzel gectigini, ama buna ragmen yetmedigini, gezemedigimiz yerleri dusundukce hayiflandim. Yapamadik, gidemedik , edemedik derken, insan omrunun de bu sekilde pismanliklarla dolu olacagini, yapamadiklari icin hayiflanip duracagini dusundum.
 Simdi annecigimin getirdigi bergamotlu caydan icmek istesem de, cayin tek basina icildigi zaman hicbir tadi olmadigini, hele ki insanin ailesiyle ictigi bir bardak cayin dunyalara bedel oldugunu kim inkar edebilir.
 Guzel gunler cabuk geciyor, omur bir kusluk vakti kadar. Dilerim Rabbim saglik sihhatten ayirmasin sevgili ailemi ve seneye tekrar gelebilsinler.. Aminn.

Dostları Olmalı İnsanın

Doktora gitmeye korkan insanlar görürüz etrafımızda. Hastalardır, acı çekiyorlardır. Bunu bildikleri halde, en çok doktorun ağzından duymaya korkarlar hasta olduklarını.
Henüz tanısı konmamış hastalıklar, tanısı konmuş hastalıklardan daha çok ümitlendirir insanı. Teşhis koyuldu mu bir kere hastalığa, kabullenmek gerekir çünkü. Artık adı konmuştur, hastalıktır, bellidir, kabullenmekten başka bir çare bıraktırmaz insana.
Halbuki doktor ´Hastasın´ demese, nasılsa bastıracaktır hasta hastalığını geçeceği ümidiyle. Adı konmayınca, daha az üzülecektir. Daha az acıyacaktır yaraları .
Henüz tanısı konmamış hastalar gibiyiz hepimiz.Mutsuzluklarımızı fark etmesinler, ´iyi değilsin ´ demesinler diye, hep bir yerlere, kalbimizin en kuytusunda bir yerlere gömmeye çalışırız duygularımızı.
Çünkü ´ mutsuzsun´ dediler mi bir kere, bir kere koydular mı adını, tanısını, gerçekten mutsuz olacağımızı biliriz. Eşin dostun ruh durumumuza ‘tanı´ koymaları endişesiyle kaçırırız gözlerimizi bazen sevdiklerimizden… Mutsuzluğumuzu tekit etmelerinden korkarız.
Eskiler, ´ Kırk kere birine deli dersen, deli olur ´ demişler.
Kırk kere tekrarlayınca bir sıfatı, artık o sıfat yerleşirmiş sahibine. Kırk kere ´ Sen hastasın ´ denilen insan, hasta olurmuş denilir.
İnsan, ağzından çıkan her şeye vakti gelir, kendi de inanır. İnandırır kendini. Kendine iyiliği telkin etmesi insanın, işte bu yüzdendir. İyi ilaç bedeni hastalıkları nasıl tedavi ediyorsa, iyi sözün de ruhi hastalıkları tedavi edici özelliği vardır.
Bu yüzden, etrafında ´ iyi olacaksın ´ diyen dostları olmalı insanın. Ümit eken, ümit biçen, güzel söz söyleyen, yargılamadan dinleyen, hakkı ve sabrı tavsiye eden, gerekirse kırk gün boyunca iyiliği telkin eden dostları olmalı insanın.
Her şeyin iyi olacağını söyleyince dostunuz, yani sevdiğiniz ve inandığınız insan, bir ümit tohumu ekmiştir kalbinize. Şayet gerçek dost ise dost bildiğiniz, ilaç gibi şifadır sözleri ruhunuza. Sonrasında da dostunuz bırakmaz sizi. Sular ümitlerinizi, biçer kederlerinizi, budar hayallerinizi ve yeşertir belki de ümit çiçeğinizi..
Kırk güzel kelimeyi hiç usanmadan, kırk gün kuracak dostları olmalı insanın. Kırk gün boyunca hiç usanmadan sevecek, kırk gün dert dinleyecek, kırk gün her türlü nazı bıkmadan çekecek dostları olmalı insanın.
Güzel söz, gönlü gül gülistan eder, kışı yaza çevirir. Tüm gamı, kasaveti alır bazen dostun bir güzel sözü, insanın kalbinden.Güzel söz, düşmanlığı bile dostluğa çevirendir. Nitekim Hz. Pir Mevlana Celaleddin Rumi de bu hususta şöyle demiştir oğluna ;
´´ Bahaeddin! Düşmanını sevmek ve düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur. Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır… ´´
Hz. Mevlana ne de güzel söylemiş.
Geriye kalan, kocaman bir sükut olmalı bu cümleden sonra.
Dost’ça kalın..

Ve Giderken...

Gün oldu, cümleler kurdum
Duvarı hayal olan
İskeleti düş
Çatısı rüya
Gövdesi Anka,
Bir cümle ki ;
Kaf dağının ardında..
Okunmamış, dinlenmemiş.
Neylersin
Dinlenesi değilmiş
Gün oldu; kendi kurduğum cümlelere
oturup kendim ağladım..
Gün oldu,
Yapayalnızdım..
Gün oldu,
Kendimi en çok aya yakın hissettim
Ve yıldızlara sonra..
Gün oldu ;
Aşık oldum aya
Ve sonra yıldızlara..
Gün oldu;
Acıdım kendime.
Bu acımak duygusuyla kendimi acıttım
Gün oldu,
Gülemedim,
denedim.
Unutmuşum onu meğer, ah yazık
Geçmiş ve gecikmiş  rüyalarımda.
Gün oldu ;
Devletler kurdum içimde..
Serin nehirleri dolaştırdım kanımda
Ne okyanusları büyüttüm kalbimde !
Saydamdı,
gözükmüyordu bakınca dışarıdan
Gün oldu, ben bile göremez oldum ışıklarını
İçimde büyüttüğüm şehirlerimin
Gün oldu,
Kendi kurduğum devletlerle savaştım
Kaybeden de ben oldum, kazanan da ben
Kah zafer sarhoşuydum,
Kah şehit düşmüştüm
İçinde ülkelerimin..
‘ Söylenme ‘ dedim kendime..
Karışma !
Ölen de benim, öldüren de ben
İstersem uyanırım ülkelerimden
Gün oldu;
kurudum bir yaprak gibi
Beklenen de buydu,
Sonbahardı  mevsimlerden
Normal dediler, ‘ Olur’ dediler
Bir ben biliyordum
Bazı ağaçların yaprak dökmediğini
Sonbaharlarda.
Gün olur;
Gidesim gelir, gidemem
Giymişimdir gömleğini dünyanın
Öyle bir gömlek ki ; yenleri
Arkadan bağlıdır, ayırmak olmaz
Gün olur ruhum firar etmek ister kendimden
Bir rüyalık mesafeye kaçamaz
İçimdeki cümlelerin isyanını
Dikta ile bastırırm, gün olur.
Gün olur,
Ağartırım hecelerin saçını,
Gün olur ;
Kalbime sultan eylerim
Gün olur ;
Cümlelerimi alır, giderim
Selam etmeden
Haber vermeden
Eyvallah demeden
Artık gün olmaz
Çünkü
Gün bitmiştir çoktan.

Derviş ve Ölüm

Mütemadiyen seslerini duyduğumuz insanlar vardır etrafımızda. Seslerini tanırız, tınısını biliriz. Bazen yüzlerinden uzak olsak da, ruhsal olarak ne durumda olduklarını anlarız ses tonlarından.
Hayatımızdaki insanları seslerince anlarız. Ses kalbin ve beynin yankısıdır. Ses, kimliğin ifade ediliş biçimidir ve biz insanları bu biçimde tanırız.
Bir kısım insanların dışa vurduğu, kendilerini ifade ettiğii şeyler yüzeyseldir. Yürek seslerininden ipucu vermezler. Olay ve durumları, yorum katmadan anlatırlar. Hissettiklerinden bahsetmezler. Hayatımızın ‘Resmi’ insanlardır bunlar..
Bazılarının iç sesleri duyarsınız. Kalp hezeyanlarını, yürek yangınlarını paylaşırlar. Onlarla birlikteyken olaylarla değil, hislerle konuşur, onun hissettilerini hissedersiniz. İç seslerini dinlersiniz uzun uzun. Tanırsınız onları. Ki: bu vasıfla hayatınızda olanların, ‘DOST’ tur isimleri..
Bir kısmının da, iç sesini duymaz, ama hissettiğini hissedersiniz. Kimbilir, Belki AŞK’ tır bunun da adı..
Herkes bakar oysa gökyüzüne. Herkes görür ayı, yıldızları. Ve herkesin içinde dalgalanır koyu renkli okyanuslar. Ama hissetmek, kendi içinde bir sestir insanın. Dipsiz bir kuyu gibi dalga dalga yayılır ruhun duvarlarında.
Ama vuramaz her insan iç sesini dışarıya. Kimi insan için mahremiyettir konuşmak.. Bu yüzden bazılarıyla mezara gider söylenmemiş tüm sözler. Kendileriyle birlikte, sözlerini de bilinmezliğe götürürler.
Bazıları da, bir dostun gelip okumasını bekler kendi iç sesini. Bulamazsa, kapatır kapağını sandığın, kilitler ve saklar anahtarını ilelebet. Hayatlarının çoğu dönemlerinde Mevlana’ca  Şems’lerini aramışlar, ufuktan ansızın atıyla çıkagelecek  bir dostun yolunu gözlemişlerdir de, bulamayınca da kimseyi paylaşmaya değer görememişlerdir. Susmuş, Hamuş olmuşlardır..
…………….
İnsanların iç seslerini dinlemeyi severim. İşte bu pencereden bakınca, geçtiğimiz haftalarda elime geçen kitabı, bir solukta bitiriverdim.
Mevlevi Tekkesinde yaşayan bir dervişin iç sesini dinledim uzun uzun..
Suya bakınca ne düşündüğünü, dostlarını nasıl sevdiğini, kitaplarını, yürüdüğü yollardaki kıvrımları görürcesine dinledim.
Biraz daha zorlasaydım, yüzünü bile görebilecektim !
Bir dervişin gözünden baktım hayata. Bir derviş gözüyle arşınladım sokakları, mevsimlere gözgezdirdim..
Ben de sevdim Hasan’ı. Ben de bir miktar uzak oldum babamdan.. Benim de kardeşim öldürüldü, ağldım.. Ben de anlaşılmak istedim hayatımın uzunca bir döneminde, ama dengimi bulamadım. Ve sonra..
Sonrasında iç sesini bu dervişin, varın siz dinleyin gözlerinizle.
‘Derviş Ve Ölüm’ isimli kitabın içeriğinden, çokta büyük olaylar beklemeyin.. Olaydan çok düşünceleri okuyacak, yapılan tasvirlere görürcesine yakın olacaksınız, ta ki kitabın kapağını kapatana kadar..
Meşa Selimoviç imzalı bu güzel kitabı MEB ile birlikte, iyi bir ‘İç ses’ dinleyicisi olarak ben de tavsiye ediyorum herkese.
Hayal dünyanızda iyi seyirler, keyifli dinlemeler diliyorum..

Ekmeği Katık Etmiş Bir Neslin Çocuklarıyız

Allah tarafından mütemadiyen düşünebilme ,etraflıca ve uzun uzadıya düşünebilme meziyetiyle donatılmış bir insanım, huyum kurusun . 

Bu sabah ki düşey ve düşsel gezintilerimde ise çocukluğuma düştü yolum. Kendi çocukluğuma indim. Kendimi, içimde çocukluğumu içselleştirdim. 

Şöyle derken buldum kendimi, kendime :

Tam da otuz yaşıma gelmişim . Küçükken ufacıkken, top oynayıp acıkmış bir çocukken, doğal devinimimi tamamlayıp büyümüş , anne olmuşum.

Peki ya o zaman nedendir benim şu önümde duran üç  kutu sürülebilir akışkan çikolataları (reklam olmasın, anladınız siz onu) bir kez bile olsun kaşık kaşık yiyemeyişim ? ! 

Ne zaman elime bir kaşık alıp bu akıllara zarar lezzet yumağının başına geçsem, gaiplerden bir ses ´Katık et yavrum´ diye beni manen tokatlıyor sanki. 

İşte o zaman, elimdeki kaşığı büyük bir vicdan azabıyla bırakıp, bir bıçak alıyorum. Bir dilim de ekmek. Ümitsizce katık ediyorum ekmeği çikolatayla . 

Derunuma indim sonra. Taa o top oynayıp acıkma dönemlerime. Düşünüp taşınırken ,buldum sebebini. Çünkü ben bir memur kızıydım. Çünkü ben bu ´Katık et yavrum´ nidalarıyla büyümüş bir neslin, filiz vermiş bir fidanıydım. Ve hem sonrasında arkamdan ağlamasın diye ekmek batırdığım yemeğin suyu, büyüyünce karakterim oluvermiş, ansızın bir kabus gibi çöreklenivermişti beynime ! 

‘Katık et yavrum! Gelin tabağı yapıver hadi çocuğum ! Bak arkandan ağlar sonra ! ‘ sesleri içimde dalga dalga yayılmış, nesilden nesile geçicek bir zincirleme isim tamlaması haline çoktan dönüşüvermişti. 

Otuz yaşıma değil, altmış yaşıma da gelsem, ben o akışkan şeyleri kaşıklayamaz, dibine darı ekemezdim. Yapamazdım bunu ! Bu katık etme psikolojisi benim çocukluğumdan bilinçaltıma yerleşip derunuma öyle bir işlemişti ki, adeta haramla eşdeğer olmuştu o lezzet yumağını kaşıklamak bana ! Tiridine banmaktı benim kaderim, tirit yemek değildi..

Sonra, yemeğin tanelerini yiyip suyunu bırakanlara karşı duyduğum o amansız öfke, poğaçaların içini yiyip hamurunu kıyıya ayıranlara gıcık oluyor olmam, peyniri adeta ekmek yermişçesine katıksız yiyenleri bir kaşık suda boğmak isteyişim de hep bu memur kızı psikolojisiyle alakalıydı. 

Elime ne kadar para geçerse geçsin, pahalı kozmetik malzemeleri alamıyor oluşum, bir türlü ´Çünkü ben buna değerim´ diyemiyor oluşum da bundan kaynaklanıyor. Bu yüzdendir, seri sonlarını beklemelerim, bu yüzdendir gelişmiş outlet kültürüm.İşte bu yüzdendir doğan görünümlü şahincesine, pahalı görünümlü ucuz şeylere merakım !

Memur çocuğu psikolojisi !

Ne var ki, bir esnaf çocuğu ile evlenivermişim.

Memur çocuğu ile esnaf çocuğu psikolojileri arasındaki dokuz farkı da bu düşünce çağlayanları içerisinden bir çırpıda çekip çıkarıverdim.



Esnaflar için ay başı ve ay sonu gibi kavramlar pek birşey ifade etmez. Olsa olsa, ay sonunda tahsil edicekleri çekleri olduğundan bir mana ifade ediyor olabilir. Halbuki memur öylemidir ?

Ay sonu demek, tüm hayallerin tekrar tekrar yıkılışı, elde avuçta olanın, yetirilecek sanılıp bir türlü yetirilmeyen o bütçe yırtığının en azamiye yükseldiği zaman dönemidir. Zuladaki düğünden, ya da çocuğun sünnet töreninden kalma çeyrek altınlardan birinin daha feda edilişi demektir memur için ay sonu.

Esnaf, parayı bulduğunda hesapsızca tüketir. Gelecek ayı düşünmez. Gözü karadır. Parayı bulduğunda herşeyin en iyisini alma psikolojisi ile donanmıştır. Bu sebeple esnaf adam, parayı bulunca onu hemen yer, bulamaz ise aç kalır. İdare etmeyi bilmez. Yemeğin tanesini ayıklayan, hoşafın suyunu içen takım, hep bu grubun içerisinden çıkmıştır. 

Halbuki memur öyle midir ? Onun hiç ‘çok iyi’ günü olmamıştır. Geleni, gideni hep bellidir. Ve ayağını yorganına göre uzatmak deyimi, memurun yaşam tarzını oluşturmuştur. Maaşını aldığı zaman hiç gidip ´En iyisini´ almak gibi bir eylemde bulunamamıştır. Çünkü bilir ki, birşeyin en iyisin almak, memur için ay sonunu getirememek ile eş değerdir. 

Esnaf, yüklü bir mal satarak çok zengin olmayı hayal eder. Memurunsa hiç öyle hayalleri yoktur. Kenara ayıracağı üç kuruşun çoğalacağı günleri ümitsizce bekler durur memur.

Esnaf çocuğu, vaktiyle iyi gününde akışkan çikolatalı ekmek yerken, memur çocuğunun yediği şey, bitkisel margarine serpiştirilmiş şekerli ekmekten başka birşey olmamıştır. 

Esnaf, peşin alışveriş yapar. Çocuğuna en iyi bisikleti bir hamlede alıp, bir sonraki ay elde avuçta birşey kalmadığı zaman aç kalma olasılığını göz önünde dahi bulundurmaz. Gözü karadır.

Ancak , taksitli alışverişler memurlar için biçilmiş kaftandır. Az bir meblağı uzun süreli ödemek, maaşın uzun süreyle azar azar eksilmesi demektir. Bu, tam da memurun aradığı şeydir.

Esnaf eşleri, yüklü nakitleri olduğu zaman çocuklarını nazlama, onların istediği şeyleri pişirme lüksüne erişmiş, nakit sevinçleri kursaklarında kaldığında da ´Bir zamanlar biz ne idik´ cümlesini çokça kullanan , görmüş geçirmiş insanlardır.

Halbuki memur eşleri, çocuklarına ne pişirirse, çocukları onu yemek zorundadır. Çocukların naz yapma gibi bir lüksü yoktur. Çünkü ekmek bulamadıkları zaman asla pastayı da bulamayacaklarını bilir memur çocukları. 

Memur eşleri ´Biz ne idik bir zamanlar ´ yerine, ´Ben babamın evindeyken ´ cümlesini daha sık kullanırlar, çünkü hiçbir zaman evliyken yüklü miktarda para geçmemiştir ellerine. Dolayısıyla esnaf eşleri gibi hiçbir zaman paraya bağlı bir şımarıklık da yaşamamışlardır.

Esnaf ve ailesinin ‘sonradan görme’ durumuna bağlı huy değişikliğine gitmeleri olasılığı fazladır. Evde Tv izlemenin yerine sinemaya gitmek, evde pişen etli kuru fasulyenin yerine restorantlarda Sushi yemek gibi bir ´Ay ne oldum ben ´ hissine kapılabilirler. Ne kadar ekmek , o kadar köfte uğruna her türlü pahalı hobilere, – hiç anlamasalar da – her zaman açıktırlar.

Durumları basamak atladıkça, altın sarısı bir dekorasyona bürünür evleri. Sınıf atladıkları zannına kapılarak önce evlerini, sonra çevrelerini yenilerler. Pahalı zevkleri olan insanlara yakınlaşırlar.

Memur ve ailesi ise, her zaman rutin hobilerine talim etme vefalılığını göstericek kadar erdemli insanlardır. Peçete koleksiyonu ile mutlu olmayı bilirler. Çevrelerine karşı oldukça duyarlıdırlar, sınıf atlama olasılıkları olmadığı için , ahbap, dostlarına karşı sadıktırlar. Onların sonradan görme ! ihtimalleri, aile büyüklerinin hakkın rahmetine kavuşması ile başlayacağı için, aynı zamanda oldukça sabırlıdırlar da.

İşte böyledir esnaf ve memur aileleri.

Böyle ailelerde yetişmiş çocukların psikolojileri bir ömür sürecek, ve bu hiçbir zaman değişmeyecektir. ‘Esnaf ailesi çocuğu’, parayı bulduğunda har vurup harman savuracak bir düzene alıştığı için, esnaftan hiçbir zaman kız alınmamlıdır. Memur çocuğu da, elindeki artırdığı paraya bile kıyıp harcayamayacağı için, ondan hiçbir zaman iyi ve cömert bir erkek çıkmaz. Memur çocuğuna asla kız verilmemeli, esnaftan ise asla kız alınmamalıdır !

Bu durumda en iyi karı-koca denklemi, memur kızı ve esnaf oğludur. 

Esnaf oğlu gerektiği zaman karısı için para harcamayı bilecek, bonkör bir eş olacak, memur kızı da o bol zamanlarında akıllıca davranıp kıyıya köşeye birkaç kuruş atma psikolojisine sahip olduğu için, kocasına zor zamanlarında kıyıda kalıp küflenmiş parasıyla destek olacaktır.

Memur kızına not : Yemeyip, içmeyip artırdığı paralarını mümkünse esnaf oğlu kocasından gizli saklı biriktirsin. Esnaf oğlu sıkıntıya gelemediği için, en ufak bir zorlukta müracat edeceği ilk şey, bu yastık altı birikimler olacaktır..

Son olarak,

Charlie´nin çikolata fabrikasındaki çikolata nehirine düşsem bile , ben o akışkan şeyleri kafama dikemem. Çünkü ben bir memur kızıyım. Bu durumda, durmak yok, çorbaya ekmek doğramaya devam ! demek kalıyor geriye.. 

NOT: İş bu yazının, gerçek kişi ve kuruluşlar ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Mevzubahis karakterler tamamiyle hayal ürününden ibarettir. :) 

Şair'e Şiir

Ey şair !
Geldi ise ötelerden usulca ilham perin,
Tuttuştuysa eğer gönlün bi çare sevdalara,
Hele bir de özgür ruhun kuş olmak istiyorsa
Durması imkansızdır artık kelimelerin
O halde haydi,  kapat gözlerini artık !
Meydan senin.
Durma,
Kuş misali kanat çırp, yüksel sonsuzluklara
Ya Zümrüd-ü Anka ol Kaf Dağı’nın ardında,
Ya da paslı gönülleri saf gül suyuyla yıka
Kelebekler konsun parmak uçlarına, dilersen..
Dilersen saf incisin, dipsiz okyanuslarda
Neyi dilersen o ol !
Ne senin kelimelerine, harflerine, hecelerine..
Ne umutlarına, düşlerine ve  heyecanlarına
Sınır koyacak yoktur  !
Söz senin, vezin senin, aruz senin
Hayal senin , rüya senin, düş senin
Kime adamak istersen yarınlarını..
Yarınlar senin !
Dilersen dağların zirvesinde esen rüzgarsın..
Dilersen dut  ağacının  en tepesinde
Uçmayı bekleyen yeşil  tırtılsın
Dilersen bir güne sığar ömrün,  kelebek gibi
Ab-ı hayattan içmiş sonsuzluksun, dilersen.
Ne olmak istersen O’sun sen..
Bir bakışın uğruna bir ömrü feda eden
Basit bir saç telini kılıca çeviren de sen.
Sığarmı ki hiç yürek , senin sözün olmasa
Bahtsız bir dilencinin saydam avuçlarına ?
Dilersen aşık edersin bülbülü güle, mecalsiz
Sen iste, gül ümitsiz, bülbül ümitsiz ..
Dilersen kavuşturursun onları bir vakt-i seher
Gül açar, bülbül öter, olmaz zerrece keder
Güle de, bülbüle de anlam katan sensin !
Sen olmasaydın,
Gökyüzü böyle berrak, çöl böylesine kurak
Deniz bu denli duru,  böylesi yalın toprak..
Aşık bu kadar dertli ve ölesi kederli..
Olurmuydu ?
Söyle ey şair..
Sen olmasaydın,
Leyla güzel olurmuydu bu kadar..
Kirpikler bunca uzun, kaşlar bu denli hilal !
Mecnun bu kadar aşık ve bu denli bi çare
Ağzından çıkar her ahı bu kadar melal !
..
Olurmuydu ey şair !
Leyla da, sensin, Mecnun da sen !
Konuştur yüreğini ey şair,
Susma sen !
Kelimelerindeki onca ahengi okuyuca ben,
İçimdeki ceylanlar suya kanar,
Bülbül güle kavuşur
Ben, daha bir ben olurum
Hayat seninle daha bir anlamlı
Ah Bir bilsen.. !

Ve Acılar Da Geçecek

Yaratılmış İnsanoğlundan hiç kimse, hayatında zorluğa, güçlüğü ve sıkıntıya talip olmaz.
Zorluk ve sıkıntı talep edilmemesine karşın, insan olmanın, yaratılmış olmanın bir cilvesidir .
Rabbin vermiş olduğu acı bir meyvedir zorluk. Sonucu tatlı olarak biten, çoğu zaman.
Ve Yaratan, ´ Sabredenler ile birlikte ´ olduğunu söyler Kutsal Kitabımızda. Zorluğa karşı sabırlı olmamızı öğütlerken, bu yolda yalnız olmadığımızı ´kendisiyle birlikte´ olduğumuzu müjdeler adeta. Bu dünyada olmasa bile, Cennette onu bekleyen güzellikleri hatırlatır. Eninde sonunda güzel bir varış yerine bizleri ulaştıracağını bildirir.
İşte bu yüzden, yaradanla birlikte olduğu için incelir sabredenin kalbi. Ahı gökleri inleticek güce ulaşır. Sabrına karşılık Allah yari olmuştur. Yari, yoldaşı Allah olandan daha güzeli var mıdır ?
Ve acılar geçer nihayetinde. Tüm belalar, musibetler geçicidir.
Hiçbir zorluk daimi değildir insanın hayatında. Allah ´Bir zorluk ile birlikte bir kolaylığı da birlikte verdiğini muştular biz insanoğluna. Acılar daha katlanılabilir olsun diye belki de.
İşte bu zorluğun yanında verilmiş bir kolaylıktır ´Alışma Hissi´ biz insanoğlu için.
Hiçbir acı, ilk gün ki gibi taze kalmaz. Herşeye alışır insanoğlu.
Alışmak olmasaydı eğer, her ayrılık, her hasret, her hüzün aynı tazeliğiyle kalsaydı hayatımızda, acılarımız büyüdükçe büyürdü ve yaşam katlanılmaz olurdu bizler için.
Şükür ki, kolay alışıyoruz herşeye..
Sevmeye, sevilmeye kolay alıştığımız gibi, ayrılıklara da kolay alışıyoruz. Birlikte yaşamaya kolay alıştığımız gibi, ayrı yaşamaya da kolay alışıyoruz. En kıymet verdiklerimizin, etrafımızdan yitip gitmesine bile alışabiliyoruz.
Her zorluğa da kolay alışılmıyor elbette. Önce kanıyor yaralarımız, acı veriyor. Sonra kabuk bağlıyor üzeri yaramızın ve sonra ilk gün ki gibi acı vermemeye başlıyor bize. Alışıyoruz nihayetinde.
Hem , Rabbimizin yoldaşlığı yanında, zorluğun da çeşitli hikmetleri vardır hayatımızda, göremediğimiz. Bazı zorluklar güç verir insanoğluna.
Zorluk ile bizi bulan dünyaya geliş süreci, düşe kalka yürümeye başlayışımız hep ardındaki kolaylıkları öğrenmemiz içindir. Bebek bilmez bunu, ancak anne bilir çocuğunun yürüyeceğini sonunda. İşte bu yüzden müsade eder çocuğunun ´taytay ´ durduğunda düşmesine.
Nasıl bebek bilmiyor ise bu düşüp kalkmasının sonunda, kendini yürüyebilmenin beklediğini, bizler de bilemiyoruz zorluğun sonunda bizi bekleyen güzellikleri.
Düşmeden yürümek öğrenilmez ! Kötü gün görmeden, iyi günün kıymeti anlaşılmaz.
Bazen Yusuf olup kuyuya düşmek gerekir, bir kervancıbaşının seni bulabilmesi için.
Ve Mısır´a Sultan olmak için, bazen hapislerde yatmak gerekir.
Rabbin affını kazanmak için bir balığın karnında sabahlamak gerekir bazen..
Bazen yetim olmak, öksüz olmak gerekir.´ Seni yetim bulup da barındırmadı mı ´ sözünün muhatabı olmak için.
Zorluk olmadıkça güç harcamaz insanoğlu. Her doğum mutlaka sancıyla gelir. Her ayrılık, bir kavuşma hissinin hazzı içindir.
Bir yap-bozun parçası gibidir zorluklar . O parçayı yerine koymadan, oluşan bütünü göremezsiniz. O parça yerine oturmadan eksiksinizdir.
Önemli olan, yap-boza, yani hayatınıza tümüyle bakıp, içerisindekilerin bir bütünü oluşturmak için olmazsa olmaz olduğunu görebilmenizdir.
Her gecenin bir sabahı vardır,

Karanlığa küsmeyip, sabırla sabahı bekleyenlere selam olsun.. !

Ve Bayram Çocuklar İçin Gelir


Çocukluğumda da bayramlar vardı.
Ama benim çocukluğumun bayramlarında böyle rengarenk şekerler yoktu.
Küçük küçük lokumlar alınırdı bakkaldan, üzerindeki pudra şekeri boğazımıza kaçsa da, biz onlar ile mutlu olmayı bilirdik her zaman..
Çocuktuk…
Bir de yeni elbiselerimiz olurdu her bayram.
Kimi zaman anneciğimin diktiği, yakalı güzel elbiselerimizi baş ucumuza koyup heyecanla sabah olmasını beklerdik.
Bir de ayakkabı alınmış ise altına, bayram bizim için gelmiş demekti.
Eskiden yeni şeyleri bayramlarda giyerdik çoğunlukla. Ve o yeni kıyafetler bizler için ne çok şey ifade ederdi !
Çocuktuk…
Sabahları babamızın bayram namazından gelmesi ile, geride bırakılan bir aydır yapılmamış sabah kahvaltısı sofrası tekrar hazırlanır, içimizde tatlı bir sevinç ile ailece oturmayı beklerdik sofra başına.
Önce el öpülür, harçlıklar alınır, radyodaki Türk Sanat müziği nağmeleri eşliğinde kahvaltı yapılırdı. O Türk Sanat Müziği tınıları bugün bile çocukluğumu hatırlatır bana. Bayram kahvaltısının tadı başka hiçbir şeye benzemezdi, hayatımın en güzel kahvaltısı olurdu.
Çocuktum…
Sonra büyükler ziyaret edilir, annanemlere gidilir, büyüklerin kolonya kokulu ellerini özenle öpüp bayram harçlıklarımızı toplardık.
Ve ne zaman kolonya kokusu duysam, rahmetli anneannem düşer aklıma. Kolonya bayramların vazgeçilmeziydi, kolonya kokusu adeta annanemdi benim…Ve onun bol karabiberli yemekleri, dedemin kendi elleriyle hazırladığı tepsi kebabı özenle yenildi miydi, bayram bayram olurdu bize.
Çocuktum…
Bir çocuğu en çok heyecanlandıran şeyin şekerden ziyade bir balon olabileceğini keşfeden babam, kapımızı çalan her çocuğa rengarenk balonları dağıtırken, çocukların gözlerindeki sevinci okuyabilen bir çocuktum.
Ve o günler çok geride kaldı.
Şimdi ne evimizde kolonya kokusu, ne karabiberli tepsi kebabı…
Evimdeki envai çeşit çikolata da birşey ifade etmiyor artık benim için…
Çünkü artık çocuk değilim.
Bayram farklılaştı gözümde. Aile ve dost ziyaretinden başkaca bir özelliği olmayan, içinde bir miktar sevinç barındıran ve fakat heyecanın zerresini bile barındırmayan günler oldu benim için bayramlar…
Demek ki; Bayram çocuklar için gelirmiş.
Demek ki ; Çocuklarımız için bol bol hatıra biriktirmeliymişiz bayramlarda.
Çocuklar için bayram günleri, ömürlerinin en güzel günleri olabiliyormuş demek hala.
Bu vesile ile önce çocukların bayramı kutlu olsun.
Önce onlar sevinsinler.. Bayram onların bayramı olsun.
Her daim gülsün yüzleri..
Ve yine, hiç bitmesin horoz şekeleri…

Deprem Üzerine

Yaklaşık bir saat öncesinde apartmanın giriş katından dışarı çıkarken hafifçe başımın döndüğünü ve sağa sola yalpaladığımı hissettim. Benden başka anormalliği hisseden oldu mu acaba diye yanımdaki insanlara baktım, herkes gayet normal görünüyordu. Hiç birşey söylemeden yoluma devam ettim.
Korktuğum, olmasından tedirginlik duyduğum şey depremin ta kendisiydi.Seneler önce Erzincan depremini bir hikaye gibi yaşayanlardan dinledikten sonra, nasıl bir şey olacağı hakkında ufak da olsa bir fikrim olmuştu. Lakin ´el elin eşeğini türkü çığırarak arar´ diye öyle güzel bir laf etmiş ki atalarımız, ya da ´ ateş düştüğü yeri yakar ´ atasözüyle öyle derin bir ifadede bulunmuşlar ki, gündemimizde olmayan, yaşamadığımız bir acıyı çok az hissedeceğimize dair en güzel sözleri onlar ifade etmişler.
Vaktiyle bir gece yarısı gözlerimi gürültü ile açtım. Sol elimi yatağın boş kalan sol tarafına koyarak şehadet getirmeye başladım. ´Eşhedu en la ilahe illallah, Ve Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu…’’ ´
İşittiğim ses, ´ Haydi! Dışarı çıkıyoruz ! dedi. ´ Uyku ve korkunun birbirine karıştığı bir sersemlikle birlikte koşa, koşa dışarı çıktım. Hiçbir şey düşünmeden, ne olduğunu anlamadan, yalınayak, üzerime hiçbir şey almadan.. Sadece bana söylenen sözü dinleyerek dışarı atmıştım kendimi…
Dışarıda gecenin zifiri karanlığında gözlerimi açtığımda bir şeylerin ters gittiğini, büyük bir deprem yaşadığımızı, elektriklerin kesik olduğunu ve o zamanlarda henüz üç aylık olan bebeğimin kucağımda olmadığını anlamam uzun sürmedi.
Evden dışarı adeta kaçarken varlığını tamamen unuttuğum bebeğimin babasının kucağında başı aşağı bir halde duruyor olduğunu görüp rahatlamam saniyelerden bir saliseydi…
Apartman halkı da teker, teker dışarıya çıkınca herkesin birbirine hayret içerisinde bakışları, ne yaşadıklarını henüz anlamayışları, etrafta neler olup bittiğine bir anlam veremeyişleri sağa sola amaçsızca gidip gelmeleri ve ne olduğunu anlama hususunda birbirlerinden yardım istemeleriyle başladı çırpınışlarımız…
Ayaklarımızın ve üzerlerimizin çıplak olduğunu çok sonraları farkedecektik… Aracımıza girip radyoyu açtığımızda ´ İstanbul depreme teslim oldu ´ anonsu hala kulaklarımdadır.
Evet, son derece şiddetli bir deprem olmuştu. Yalova’nın merkezinde bir yerlerde, yalnızca yıldızların parladığı zifiri karanlık bir gecede deprem olduğunu ancak idrak edebilmiştik. Sağa sola gidip gelen insanlar yakınlarda birkaç apartmanın yıkıldığını söylediklerinde nihayet işin ehemmiyetini kavramış ve aklımıza yakınlarımızın emniyette olup olmadıkları gelmişti.
´Ablam´ dedim, tepede olan evleri acaba yerinde duruyor muyd,.. Oralarda toprak kaymaları olabiliyordu, acaba hayattalar mıydı?. Ya alzahimer olan annanem nasıl ve ne şekildeydi,.. Evden çıkabilmiş miydi, birileri onu dışarı çıkarabilmiş miydi?. Annem, babam emindim ki iyilerdi. Evleri yeni, 11 şiddetin deli depreme bile dayanacak kadar kuvvetli diye satılmıştı onlara.
Gitmeliydim. Duramazdım, yakınlarımın ne halde olduklarını bilmeden rahat edemezdim. Arabamıza atlayıp yola çıkmıştık nihayetinde. Allah’tan Yalova küçük şehirdi, bir yerden bir yere gitmek fazla zamanımızı almazdı. En azından biz öyle zannediyorduk.
İnsanlar sokaklara dökülmüş, kendilerini unutmuş, yakınlarının peşine düşmüştü. Gün ışımaya başlamış, işin boyutu daha bir ortaya çıkmıştı. Yolları depremde yıkılan binalar kapatmış, bir çok yol geçit vermiyor, geri döndürüyordu bizleri… Elbette bir çıkış yolu olacaktır diyerek başka yollara, oradan başka yollara girerek şehir merkezine varmamız bir hayli zaman almıştı.
Yolda insanlar bize camları açmamızı salık veriyor, bir daha deprem olur ise en azından camlardan zarar germememizi söylüyorlardı. Yanan bir binadan dolayı şehrin diğer tarafına, tüm ailemin olduğu bölgeye geçemiyorduk. Yerimizde de duramıyorduk. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Çaresiz, teslim olmuş ve Rabbimize sığınmış bize bir çıkış yolu göstermesi için dua ediyorduk.
Daha fazla arabayı ilerletemeyeceğimizi anlayınca arabadan inip yaya olarak yola devam etme kararı almıştık. Az ileride annanemi ve yengemi görmüştüm, şükürler olsun onlara bir şey olmamıştı. Sarılıp ağlaştık, annemlerden haber alıp alamadığını sordum. Bir şey demedi. Eşimin kulağına o bölgenin yerle bir olduğunu, beni götürmemesi gerektiğini söylediğini çok sonra öğrenecektim…
Zaman gelir, kabınıza sığmazsınız. Kendinizi çok güçlü hissedersiniz. Yaptığınız, yapageldiğiniz şeylerin kendi gücünüzün eseri olduğunu düşünür, kenidinizle gurur duyarsınız.
Ve zaman gelir, yaptığınız şeylerde sizin hiçbir fonksiyonunuz olmadığını anlarsınız. Aczinizi hissedersiniz. Kulluğunuzu kabul eder, mutlak otorite karşısında ne kadar ´yok´ olduğunuzu anlarsınız.
Depremi yaşadığımız gece de adeta bir hiç olduğumuzu başımıza vura vura tekrar hatırladığımız bir gece oldu bizler için..
Canın kadar sevdiğin ve hatta canından çok sevdiğin insanların hayatından endişe etmek.. Ne durumda olduklarını bilememek, herşeyi Rabbin kaza ve kaderine tekrar bırakmak.
Yollar geçit vermiyor, anamı-babamı kardeşlerimi görmeye gidemiyordum. Kucağımda üç aylık bebeğim, çıplak ayak oradan oraya koşturan yüzlerce insandan biriydim.
Nihayetinde eşimi, anne-babamı görmesi ve bizleri buluşturması için yollayabilmiştim. Ve yapabildiğim şey sadece ve sadece beklemekti. Ve bu bekleyiş ne kadar zor birşeydi. Saniyeler dakikalar içinde çoğalıyor, dakikalar saatler içinde adeta bereketleniyor, vakit bir türlü geçmek bilmiyordu.
Şehrin tam merkezinde gün ışımış, bazı gıda malzemesi satan dükkanlar hafiften yağmalanmaya başlamıştı. Çocuklar vardı aramızda ve acıkmaya başlamışlardı. O anın şartlarında yadırgadığım ve fakat böylesi bir felakette bunun kaçınılmaz olduğunu düşündüğüm bu yağmalayışın her ne olursa olsun yapılmaması gerektiğini, senelersonra çok daha büyük bir deprem felaketine uğramalarına rağmen kendilerinin olmayan hiçbir şeye el atmayan Japonlardan öğrenicektim.
Depremi bizlerden çok daha şiddetli şekilde yaşayan Japonya´da depremden sonraki zamanlardan birinde elektrik kesintisinin insanlar markette alışveriş halindeyken kendilerini yakalaması üzerine Japonların hiçbirşey olmamış gibi ellerindeki ürünleri marketin reyonlarına bırakarak sessizce marketten çıktıklarını duymak beni hayretler içerisinde bıraktmıştı.
Sürü psikolojisi dedikleri şeyin insanların en çok çaresizlik anında ne yapacaklarını bilmeyişleri ve başkalarını taklit etmeleriyle oluşan bir durum olduğunu ve esas erdemin ne yapacağını bilmediği bir anda doğru şeyi yapabilme kabiliyeti olduğunu farkettim.
Beklemek uçsuz bucaksız bir dert gibi, beklemek zindan..
Her bekleyiş bir düğüm boğazımda, bir urgan..
Haber bekliyorum, nasıl, ne şekilde gelicek, ya da gelemeyecek olan ailemden..
Ve uzunca bir müddet sonra beklediklerim, anne-babam uzaktan gözüküyor.. Yanıma geliyorlar. Çaresiz bakışlar içinde kucaklaşıyor, ağlıyor, ağlıyoruz.
Onbir şiddetinde depreme dayanıklı diye birkaç yıl önce aldıkları evin depremin o başdöndürücü sesi ile nasıl çatırdayıp alt katların nasıl hemzemin olduğunu dinliyorum.
Babacığımın düşen dolapları, devrilen eşyaları görünce çaresizce nasıl annemi korumaya çalıştığını, kırılan cam sesleri, yıkılan duvarlar, çığlıklar ve birden sessizleşen bedenler karşısında ne yapacaklarını bilemediklerini ..
Deprem bittikten sonra anneciğimin dakikalarca karanlıkta başötüsünü aradığını, kardeşimin yanlarına geldiğini ve çıkmak için kapıyı açmaya çalıştıklarında kapının sıkışmış olduğunu, çıkabilmek için epeyce mücadele ettiklerini..
Sonra kapıyı bir şekilde açtıklarını ve alt kattan direk dışarı çıktıklarını, alttaki üç katın yıkıldığını, yıkıkların arasından insan sesleri duyulduğunu, ne yapacaklarını bilemediklerini..
Tamamıyla bir şok anı. Ne yapacağını bilememek hissi, neler olduğunu anlayamamak, aklın akilliğini yitirişi adeta. Sonra gerçeklerin bir tokat gibi vurması insanın yüzüne. Kendilerine geldiklerinde yavrularının, yani bizim peşimize düşmeleri..
Şükürler olsun, biz kucaklaştık kucaklaşmasına da..
Bekar evim, güzel geniş salonlu dillere destan mesa siteleri, onlarca kişinin mezarı oldu. Seke seke, küçük eteğini bir o yana, bir bu yana savuran o tatlı kız.. On parmağında on marifet, kahkahası hepimizi şenlendiren sevgili Gülşen teyzem.. Kendisinden yabancı dil öğrendiğim, güler yüzüyle yüreklerimizi ısıtan sevgili Betül Hocam, üç tatlı çocuğu, eşi.. Hepsi o sitelerin altında belki ne olduğunu anlayamadan belki de saatler sonra kimbilir.. Ayrıldılar aramızdan..
Enkazdan sağ çıkan komşularımız da oldu tabi. Enkazda kaldığı saatlerde komşu kızının ağlayışını duyduğunu, annesinin ağlama yavrum dediğini söyleyen komşumuzun sözleri yüreklerimizi acıttı.
Sonraki günler malum…
Siren sesi, helikopter sesi.. ´Sesimi duyan varmı´ sesi.. Ağlama sesi.. Hepsi birbirine karıştı. Ölü kokusu sindi şehrin tepesine. Ölü kokmasın diye şehir bol bol kireç kokturuldu. Şehir ağladı. Şehir zindanlaştı. Yine ateş düştüğü yeri yaktı ve yanan yüreklerin sayısı malesef ki şehrin çoğunluğunu oluşturmaktaydı.
Başımızın üzerindeki dam artık kabustu bizim için. Günlerce evlerimize giremedik, yuvamız, evimiz, kapımız penceremiz artık düşmanımızdı. Arabalarda, çadırlarda, yıldızların altında günler, geceler geçirdik.
Ve sonra büyüdüğümüz şehirden, ölü kokan şehirden, feryat figan koparan Yalova´dan bir süreliğine uzaklaştık. Yollarda cenaze arabaları, tabutlar arkadaşlık etti bize..
Aradan yıllar geçti.
Unuttuk.
Elbette yine korkuyoruz depremden, aynı şeyleri tekrar yaşamaktan. Ama artık aklımıza daha az aralıklarla geliyor deprem. Unutmanın da yerine göre, verilmiş nimetlerin büyüklerinden olduğunu idrak ettik. Yoksa bu çatı altına, bu yuva mı yoksa mezar mı olduğunu uzun süre düşündüğümüz evlerimizin içine bir daha girebilir miydik..
Bu acıları bizler dhil kimseye tekrar yaşatmaması için Rabbime dua ediyorum. Ölümün de yaşam kadar normal olduğunu, ecelin bizi her nerede olursak olalım bulacağını da biliyorum. 17 Ağustos gecesi hayatını yitiren insanların üzerine olsun Rabbimin rahmeti. Ve Rahmetiyle kuşatsın tüm ölmüşlerimizi.